Yekta Çileden Çıktı😬 |Esaret 460. Bölüm

Gölgeyle Yüzleşmek: “Sahra”nın Sessiz Çığlığı
Evlerin duvarları bazen sessiz tanıklardır — çığlık duymazlar, ama her yankıyı hafızalarına kazırlar. “Sahra” dizisinin son bölümlerinde, bu sessiz tanıklık izleyicinin gözleri önünde ete kemiğe büründü. Şiddet, sevgi, korku ve kurtuluş arasındaki o ince çizgi, karakterlerin ruhunda derin yarıklar açarken, Türk televizyon dramalarının en karanlık sayfalarından biri yazıldı.
Bir baba figürü olan Taşkın, otorite ile sevgi arasındaki sınırı çoktan aşmış bir adam. Kızı Sahra’ya duyduğu “koruma içgüdüsü”, giderek bir takıntıya dönüşmüş. Onun elindeki silah, yalnızca bir tehdit değil; aynı zamanda bir güç sembolü. Karısı Hira’nın korku dolu sessizliği ise, toplumun yıllardır görmezden geldiği bir gerçeğin yankısı gibi: Kadınlar bazen konuşamaz, çünkü konuşmak bedel ister.
Bir yanda Hira’nın “Artık yeter” diyen iç sesi, diğer yanda Sahra’nın masum soruları… “Anneye neden kızdın?” diye sorduğunda, izleyici hem Hira’nın hem de kendi çaresizliğini hissediyor. O an, bir televizyon sahnesi olmaktan çıkıyor; binlerce evde yankılanan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Hira’nın içinde bulunduğu çıkmaz, yalnızca bir aile dramı değil; aynı zamanda bir özgürleşme hikayesi. Yekta’nın baskısı altında ezilen bir kadın, aklındaki tek planla yaşamaya çalışıyor: Kızını kurtarmak. Ama kurtuluş, her zaman kanatsız gelmiyor. “Beni tanıyorsun,” diyen bir adamın arkasındaki tehdit, “Artık benim dediğim olacak,” sözüyle yeniden doğuyor.
Bu hikâyede “iyiler” ve “kötüler” net değil. Her karakter kendi karanlığının içinde kaybolmuş durumda. Yekta’nın sevgisi bile bir tür esaret. “Seni seviyorum, o yüzden yaşadın,” derken aslında kendi zalimliğini meşrulaştırıyor. İşte tam da burada dizi, izleyiciyi zor bir soruyla baş başa bırakıyor:
Sevgi, sınırını kaybettiğinde hâlâ sevgi midir?
Dizinin bir diğer katmanı ise suçluluk ve kefaret. Hira’nın geçmişi, altı yıl önce yaşanan bir trajediyle gölgelenmiş. “Yarın o sırrı öğrenmem lazım,” derken yalnızca gerçeği değil, kendini de arıyor. Geçmiş, dizinin görünmeyen ama en güçlü karakteri haline geliyor. Her karar, her diyalog onun gölgesinde şekilleniyor.
Yan karakterler de hikâyeyi derinleştiriyor. Afife Hanım’ın soğukkanlılığı, Aziz’in vicdan azabı, Orhun’un adalet arayışı — her biri bu dramatik yapının taşlarını örüyor. Dizinin merkezinde yalnızca bir aile değil, bir toplumun suskunluğu var. Şiddeti normalleştiren, sevgiyi sabırla karıştıran, kadının sessizliğini “fedakârlık” olarak gören bir toplumun aynası.
Bir yandan Eyüpsultan sahneleriyle içsel bir arınma hissi yaratılırken, diğer yandan kapalı kapılar ardında patlayan öfke, bu huzuru parçalıyor. “Bir gün kendi evimize döneceğiz,” diyen anne, aslında bir umut duası okuyor. Çünkü bu dizide “ev” yalnızca bir mekân değil, özgürlüğün simgesi.
Son sahnelerde Hira’nın planı işlemeye başlasa da, Taşkın’ın gölgesi hâlâ peşinde. Yekta’nın “Kurallar değişti artık” sözü, yeni bir fırtınanın habercisi. Bu noktada “Sahra”, sadece bir kadının mücadelesi değil, bir toplumun aynaya bakma cesareti haline geliyor.
Türk televizyonlarının uzun zamandır ihtiyacı olan şey belki de tam olarak bu: Gerçekle yüzleşme cesareti. “Sahra”, yalnızca bir dizi değil; karanlıkta kalmış hayatlara tutulan bir projektör gibi. Her bölüm bittiğinde izleyici bir nefes alıyor, ama aynı zamanda şu soruyla kalıyor:
Kaç Sahra daha sessiz kalıyor şu anda, duvarların ardında?