“Sen benim karımsın, sadece benimsin sen!”

“Sen benim karımsın, sadece benimsin sen!” | Esaret 451. Bölüm

Sessiz Çığlıklar: Sahip Olmak mı, Sevmek mi?

İnsanın en büyük yanılgısı, sevdiğini sahiplenmekle karıştırmasıdır. “Sen benim karımsın. Benimsin. Sadece benimsin,” diyen bir adamın sesi, sevginin değil, kontrolün yankısıdır. Bu sahne, bir diziden alınmış olsa da, ne yazık ki pek çok hayatın gerçeğini yansıtıyor: sevgiden çok sahiplenmeye, şefkatten çok korkuya dayalı ilişkiler.

Bu hikâyede, bir kadının korku dolu sessizliğiyle, bir adamın öfkeye bürünmüş sevgisi çarpışıyor. Adam, yıllarını bir kadına vermiş olmanın, ona hesap sorma hakkı verdiğini düşünüyor. Oysa gerçek sevgi, hesap sormaz; anlamaya, korumaya, birlikte iyileşmeye çalışır.
Ama burada, aşk değil, güç konuşuyor.

“Bunca yılın karşılığı olmayacak mı sandın?”
Bu cümle, ilişkilerde sıkça duyduğumuz bir duygusal şantajın ifadesidir. Birine sevgini sunarken karşılık bekliyorsan, o sevgi zaten sevgi olmaktan çıkmıştır. Kadının yüzünde korku, adamın sesinde gurur vardır. Bu noktada, aşk artık bir bağ değil, bir zincir olmuştur.

Sahra, bu zincirin sessiz tanığıdır. Bir çocuğun gözleriyle gördüğü şey, bir yetişkinin tüm hayatını şekillendirebilir. Oysa o, sadece kek yemek isteyen bir çocuktur. “Sahra nerede?” sorusu, aslında her şiddet anında kaybolan masumiyetin sorusudur. Çünkü bir evde korku varsa, o evde çocukluk sessizce biter.

Kadın, düşmüş. Depoda yalnız mıydı? Hayır. “Orhun Bey de oradaydı.”
Kısa, basit bir diyalog gibi görünse de, alt metni çok derin. Kadın, kırılgan bir bedenle ayakta kalmaya çalışırken, bir başka adamın varlığı, onun için hem güven hem tehlike anlamına geliyor. Çünkü travmadan çıkan biri, en küçük ilgiyi bile bazen tehdit gibi algılayabilir.
Yine de, birinin “iyi misin?” sorusu, belki de yıllardır duymadığı bir şefkatin yankısı.

“Bir tane de küçük yara bandı yaparsak bu iş tamamdır.”
Küçük bir cümle, büyük bir sembol. Fiziksel bir yara kolayca kapanabilir, ama ruhun yaraları yara bandıyla iyileşmez. Yine de birinin dokunuşu, birinin “ben buradayım” deyişi, bazen en güçlü ilaçtır. Çünkü insan, görünür olmayı ister — öfkeyle değil, şefkatle.

Orhun’un “Sizinle en iyi ben ilgilenirim. Yıllardır yaptığım gibi.” demesi, sevgiyle sorumluluk arasındaki ince çizgiyi hatırlatıyor. Belki bu sözde koruma isteği var, ama aynı zamanda kontrolün gölgesi de hissediliyor.
Gerçek koruma, birini sahiplenmek değil, onun kendisi olmasına izin vermektir.
Gerçek sevgi, “benim ol” değil, “kendin ol” diyebilmektir.

Sahra ve annesi, bu hikâyede sadece iki karakter değil; aynı zamanda iki nesli temsil ediyor. Biri korkunun mirasını taşıyor, diğeri ondan kurtulmaya çalışıyor. Birinin sessizliği, diğerinin özgürlük çığlığına dönüşmek üzere.

Bu hikâye bize, ilişkilerde “sevgi” adı altında işlenen duygusal şiddetin ne kadar derin yaralar açtığını hatırlatıyor.
Bir kadına “benimsin” demek, aslında onun kimliğini elinden almaktır.
Bir çocuğun sessizliğini fark etmemek, gelecekte bir travmanın temellerini atmaktır.
Ve en önemlisi, sevginin sınırlarını bilmemek, insanın kendi karanlığına yenilmesidir.

Sonunda, herkes kendi payına düşeni öğrenir. Kadın, “uzak dur” diyerek kendi sınırlarını yeniden çizer. Bu sadece bir haykırış değil, aynı zamanda bir direniştir. Korkunun içinde bile cesaretin yeşerebileceğini gösterir.

Belki de bu hikâyenin en önemli dersi budur:
Sevgi, sahip olmak değildir.
Birini kaybetme korkusuyla değil, onun varlığına saygıyla büyür.
Ve bazen, “uzak dur” diyebilmek, yeniden doğmanın ilk adımıdır.