Sahra, Afife’nin kuaförü olursa… 😂

Renklerin, Nesillerin ve Kadın Dayanışmasının Hikâyesi: Sessiz Bir Evden Yükselen Pembe Işık
Bazen bir dizinin en güçlü sahnesi, bağırarak değil — bir fısıltı, bir dokunuş ya da bir kahkaha ile anlatılır. Yukarıdaki sahne tam olarak bunu yapıyor. Bir babaannenin torunuyla “kuaförcülük oynadığı” birkaç dakikalık bir an, yalnızca sıcak bir aile sahnesi değil; aynı zamanda kadınlar arası dayanışmanın, geçmişle geleceğin el ele verişinin ve yaşam sevincinin zarif bir temsili.
“Babaanne pembeye boyayalım mı saçını?” diye soran küçük kızın sesi, kuşaklar arası sınırları ortadan kaldırıyor. O “pembe” burada sadece bir renk değil; bir simge. Cesaretin, neşenin, değişime açık olmanın sembolü. Babaannenin “E mahsurcıktan olursa olur” cevabıysa yaş almış bir kadının bilgece mizahını yansıtıyor: yaşlılık bir engel değil, hayatla oyun oynamanın yeni bir biçimi. Bu diyalog, basit bir çocuk oyunundan çok daha fazlasını söylüyor; kadınların kuşaklar boyunca taşıdığı sevgi, sabır ve estetik duygusunun sürekliliğini temsil ediyor.
Sahnenin altına yayılan müzik, sözsüz bir duyguyu destekliyor — geçmişin yumuşak ritmiyle bugünün hareketliliğini birleştiren bir tını. Torunla babaanne saç yaparken, evin başka bir yerinde gündelik hayatın yükü sürüyor: yemek menüsü, bahçıvan değişikliği, evin düzeni… Ancak babaannenin sözleriyle bu detaylar bir anda arka plana çekiliyor:
“Evin işleri için pek vaktim yok. Torunumla daha önemli işlerimiz var.”
Bu cümle, ev içi emeğin görünmezliğine küçük ama güçlü bir dokunuş yapıyor. Kadınlar yalnızca “evin işleri”yle değil, hayatın anlamıyla da ilgilenirler. Onların yarattığı sevgi alanı, bir çocuğun saçına pembe toka takarken bile dünyayı yumuşatır. Bu sahnede, kadının üretkenliği yeniden tanımlanıyor — yemek pişirmekle ya da bahçeyi düzenlemekle sınırlı değil; duygusal miras aktarmak, özgürlük hissi aşılamak da bir üretim biçimi.
Hira’nın adı geçtiğinde ise evin dengesi hatırlatılıyor: “Evin hanımı o.” Bu basit ifade, dizinin merkezindeki güç değişimini sembolize ediyor. Bir dönem “evin işlerinden sorumlu” olan yaşlı kuşak, artık duygusal bir rehberlik rolüne çekiliyor. Kontrol yerini kabule, baskı yerini iç huzuruna bırakıyor. Bu geçişte ne öfke var ne pişmanlık; sadece bilge bir gülümseme. Kuaför oyununu sürdürmek, aslında hayata tutunmak anlamına geliyor.
Bu sahnede estetik ve duygusallık iç içe. Pembe saç boyası, bir kuşağın kalıplarına meydan okurken, aynı zamanda çocukluk saflığını da koruyor. Oyunun içindeki “kuaförlük” eylemi, kadınların yüzyıllardır birbirine temas ettiği, birbirini güzelleştirdiği, güçlendirdiği anlara bir selam. Saç, burada bir bağ; biri tararken diğeri güven duyuyor. Aralarındaki sevgi, kelimelere ihtiyaç duymadan aktarılıyor.
Ayrıca, sahnede geçen yan karakterlerin (“Hira”, “Orhun”, “bahçıvan”, “Afe Hanım”) varlığı dizinin katmanlı yapısını hatırlatıyor. Bu evde herkesin bir rolü var ama merkezde hep kadınlar var. Onlar hem düzenin taşıyıcısı hem de değişimin öncüsü. Babaannenin “daha konuşacaklarımız var” demesi, sadece torununa değil, belki de bütün kadınlara söylenmiş bir cümle gibi: “Henüz bitmedik.”
Bu kısa ama etkileyici bölüm, dizinin genel atmosferinde bir nefes molası gibi duruyor. Büyük entrikaların, sert yüzleşmelerin arasında insanı gülümseten, içini ısıtan bir an. Fakat bu sıcaklık, sıradan bir huzurdan değil; yıllar boyunca yaşanmış acıların, deneyimlerin, kayıpların ardından gelen bir kabullenişten doğuyor.
Sonuçta pembe boya kuruyacak, oyun bitecek, hayat kaldığı yerden devam edecek. Ama o birkaç dakika boyunca, izleyici yalnızca bir sahne değil, bir ruh haliyle karşılaşıyor: Ne olursa olsun, hayat güzellik yaratmaya devam ediyor.
Ve belki de bu sahnenin özeti, torunun kahkahasıyla birlikte en sade biçimde geliyor:
“Çok güzel oldu. Tam.”
Gerçekten de öyle — tam olmuş. Çünkü bazen pembe bir saç teli, bir ömürlük sevgiyi anlatmaya yeter.