Orhun’u elde etmek için, aşkını ortadan kaldıracağım!

Orhun’u elde etmek için, aşkını ortadan kaldıracağım! | Esaret 514. Bölüm

Hırs, Aşk ve Sınıf: “Orhun Demirhanlı” İsimli Oyunun İçi Dışına Taşan Hırslı Bir Kadın Hikâyesi

Televizyon dizilerinin vazgeçilmez temalarından biri olan “sosyal merdiven” tırmanışı, son dönemde ekranda daha keskin ve sorgulayıcı bir tavırla işleniyor. Paylaşılan diyaloglarda öne çıkan Eylül karakteri, tam da bu temanın etrafında şekillenen; hırsı, arzusu ve ahlaki sınırlarıyla izleyiciyi karşı karşıya bırakan bir figür. Onun “Orhun Demirhanlı’yı elde edersem her şeyi elde ederim” çıkışı, kişisel hırsların aile, onur ve toplumsal kodlarla nasıl çatıştığını uzunca düşündürüyor.

Eylül’ün planı basit ama tehlikeli: Sosyo-ekonomik olarak kendisinden çok üstün bir erkeğin kalbini kazanmak—ve böylece hayatını kökten değiştirmek. Bu klasik melodram motifinin güncel versiyonunda, karakter yalnızca romantik bir kurtuluş aramıyor; statü, bağımsızlık ve “başkalarının kırıntılarıyla yetinmeme” arzusu ön planda. Söylediği “Olduğumuz yerde saymak yok artık” cümlesi maddi bir istekten öte, varoluşsal bir isyanı da içeriyor: “Ben de yükseleceğim, kabul edilen rollerle yetinmeyeceğim.”

Ancak hikâye yalnızca bireysel bir hırs öyküsü değil; aynı zamanda toplumsal bir aynadır. Diyaloglarda karşımıza çıkan tepkiler—“Bu adam karısına âşık değil mi?” veya “Altı üstü hizmetçisin o evde”—toplumsal önyargıların ve sınıf temelli küçümsemelerin sert yüzünü gösteriyor. Eylül’ün konumu, ona yapılan önyargıların somut hedefi haline geliyor; toplum onun arzularını meşrulaştırmakta zorlanıyor çünkü “rolü” bellidir: hizmetçi, görünmez, itaatkâr.

Eylül’ün motivasyonunu salt “para hırsı” veya “ayartma” olarak okumak haksızlık olur. Onun perspektifinden bakıldığında, seçenekler sınırlı; statü yükselmesi yalnızca bireysel bir rüya değil, hayatta kalma stratejisi. Bu nedenle karakter hem suçlayıcı hem de anlaşılmaya muhtaç bir pozisyonda. Dizinin başarısı burada yatıyor: İzleyici Eylül’e kızıyor olabilir, ama aynı zamanda “o durumda olsam ben de farklı mı davranırdım?” sorusunu kendine sormak zorunda kalıyor.

Diğer tarafta Hira, Hilmi amca, Erol dayı gibi yan karakterler aracılığıyla dizinin çizdiği sosyal ekosistem görünür oluyor. Bu isimler, Eylül’ün planını hem teşvik ediyor hem de onu uyaran sesler olarak işlev görüyor: “Yakalanırsan çok fena olur” uyarıları, dokunaklı bir gerçekçiliğin sesi. Bu uyarılar dramatik gerilimi beslerken, izleyiciyi olayın sonuçları üzerine düşünmeye zorluyor. Kısa vadede kazanılabilecek bir mevkiin, uzun vadede kaybettirebileceği huzur ve onur da hesaba katılmalı.

Dizideki dil ve üslup da temayı destekliyor. Sert, keskin replikler; kısa, vurucu cümleler; vurgulu tekrarlar izleyicide tedirginlik ve hızlandırılmış bir tempoyu tetikliyor. Yönetmenin tercih ettiği yakın planlar, karakterlerin gözlerindeki kararlılığı, korkuyu ve bencilliği aynı anda yakalıyor. Müzik, bu duygusal yüklülüğün altını çizerek sahneleri örüyor; duyguyu açığa çıkarıp aynı anda bastırıyor.

Öte yandan anlatı, etiğin sınırlarını tartışmaya açıyor: Hırsın meşruluğu nerede başlar? Bireysel arzu toplumsal normlarla çatıştığında hangisi üstün gelir? Eylül’ün “büyük risk alıyorum” itirafı, izleyiciyi ikilemle baş başa bırakıyor. Onu sempatiyle izleyenler olduğu kadar, “insan onuru ve başkalarının duygularına saygı” diyen seyirciler de var. Bu tür çatışmalar, dizi türünün en verimli alanlarından birini oluşturuyor; çünkü izleyici kendi vicdan terazisini çalıştırmak zorunda kalıyor.

Sonuç olarak Eylül karakteri—hataları, cesareti, bencilliği ve umutlarıyla—günümüzün karmaşık kadın portrelerinden biri olarak beliriyor. Onun öyküsü basit bir “kurtuluş” masalından ziyade, sınıf, cinsiyet ve ahlak kesişiminde bir mücadele. Dizinin merak uyandıran yönü de buradan kaynaklanıyor: İzleyiciyi yalnızca bir aşk hikâyesine çağırmıyor; aynı zamanda günümüz toplumsal gerçekliklerine dair sert bir muhasebeye zorluyor.

Bu yüzden sorulacak son soru şu: Eylül’ün arzusu haksız mı, yoksa ona bu duyguyu yaratan sistem mi suçlu? Dizinin yanıtı açık değil—ve muhtemelen bu belirsizlik izleyiciyi ekran başına bağlayan en büyük etkenlerden biri.