Orhun, Hira’yı mücevherlere boğdu 😍

Zamanın Işığı: Süreyya Hanım’ın Şamdanı ve Aşkın Mirası
Bazı eşyalar vardır; yıllar geçse de üzerlerindeki toz, taşıdıkları hikâyeyi saklayamaz.
Bir depo köşesinde unutulmuş gümüş bir şamdan, sadece bir süs eşyası değil; bir aşkın, bir ailenin ve bir geleneğin sessiz tanığıdır.
Boğaz’daki eski konaktan getirilen eşyalar, uzun yıllar sonra yeniden gün yüzüne çıktığında, salondaki herkesin gözleri aynı parçaya takıldı. İnce işçiliğiyle parlayan zarif bir şamdan.
“Ne kadar güzelmiş,” dedi kadın hayranlıkla. “Annem haklıymış. Bunlar yıllarca depoda beklemiş ama hiç değerini kaybetmemiş.”
Adam gülümsedi: “O şamdan, Süreyya Hanım’a ait. Annemin babaannesinin annesi. Eşi Reşat Paşa’nın gözünde ondan başkası yokmuş. Bu parçayı Bağdat’tan getirmiş ve verirken ‘Gözlerindeki ışıltıyı hatırlatıyor’ demiş.”
O an, sadece bir antika değil, bir geçmiş yeniden canlanmıştı. Süreyya Hanım ve Reşat Paşa… Aşkları, İstanbul’un eski taş sokaklarında hâlâ yankılanan bir hikâyeydi.
Reşat Paşa her sefere çıktığında, iki şamdanın birini yanında götürürmüş. “Biz ayrı kaldığımızda ışıklarımız da ayrı yanacak,” dermiş.
Ama Trablusgarp seferinde geri dönememiş.
Süreyya Hanım ise her gece kalan şamdanı yakmaya devam etmiş, dualarla, umutla…
Ama bir daha o iki ışık hiç birlikte yanmamış.
Kadın bu hikâyeyi dinlerken duygulandı. “Ne kadar hüzünlü ama bir o kadar da güzel,” dedi.
Adamın sesi yumuşadı: “Ben de bu yüzden o şamdanı çok severim. Çünkü sadece bir eşya değil; sadakatin, aşkın ve bekleyişin sembolü.”
Kadın gülümsedi. “Annem de hep bu eşyaların hikayelerini anlatırdı. O zamanlar Reşat Paşa gibi sevebileceğim birini hiç hayal etmezdim. Sonra sen çıktın karşıma.”
Adam, kadının elini tuttu. “Senin yanında bütün mücevherler sönük kalır,” dedi.
Kadın utangaç bir tebessümle başını eğdi.
O sırada eski bir kitap sayfasının arasından bir şiir çıktı. Adam okudu:
“Ben de Mecnun’dan fazla aşıklık kabiliyeti var, der Fuzuli.
Asıl sadık âşık benim ama ne yaparsın, Mecnun meşhur olmuş.”
Kadın derin bir nefes aldı. “Demek ki her çağın bir Mecnun’u var,” dedi.
Adam gülümsedi. “Belki de bu kez, hikâyenin mutlu sonunu biz yazacağız.”
O gece yalnızca bir hazırlık toplantısı değildi; geçmişin ruhu, bugünün kalbinde yeniden nefes alıyordu.
Eşyaların her biri, bir duygunun, bir hatıranın yansımasıydı.
Süreyya Hanım’ın şamdanı, Reşat Paşa’nın hediyesi, Fuzuli’nin dizeleri…
Hepsi bir araya geldiğinde, salon bir zaman kapsülüne dönüştü.
Kadın sessizliği bozdu: “Katalog için bir renk seçmemiz gerekiyor. Mavi mi, yeşil mi, lacivert mi?”
Adam düşünmeden cevap verdi: “Kırmızı. Çünkü kırmızı sana olan aşkımın rengi. Dudaklarının, yanaklarının, kalbimin atışının rengi.”
Kadın sustu. Gözleri hafifçe doldu, ama bu sefer mutluluktandı.
Belki de kırmızı artık sadece bir renk değil, iki hikâyenin birleştiği bir köprüydü — biri geçmişten gelen, biri geleceğe uzanan.
O gece müzik yeniden yükselirken, şamdanın alevi salona sıcak bir ışık yaydı.
Süreyya Hanım’ın yalnız yanan şamdanı, yıllar sonra yeniden bir çiftin ellerinde, yeniden birlikte yanıyordu.
Belki de bazı ışıklar sönmez, sadece doğru zamanı bekler.
Ve o gece, aşkın mirası, yeni bir hikâyede tekrar doğdu.