Hira’nın kalbine dokunan aşk hikayesi ❤️

Işığın Hikayesi: Bir Aşkın ve Bir Şamdanın Ardından
Bazen bir dans, insanı yalnızca müziğin ritmine değil, geçmişin sıcak hatıralarına da taşır. Uzun zamandır böylesine huzurlu bir akşam geçirmemişti o. Karşısındaki zarif hanımefendiyle dans ederken, hayatın karmaşasından uzak, sade bir mutluluğun içinde buldu kendini. “Bugün şanslı günümdeyim,” dedi gülümseyerek. Kadın da aynı tebessümle karşılık verdi: “Şans ikimize de gülmüş demek.”
Müzik yavaşladığında, sohbet derinleşti. Artık sadece dans değil, kelimeler de kalpleri birbirine yaklaştırıyordu.
Bir yandan yaklaşan bağış organizasyonunun hazırlıkları konuşuluyor, diğer yandan iki kalp arasındaki sessiz bağ güçleniyordu.
Ama o geceyi asıl özel kılan, geçmişle bugün arasında kurulan köprüydü.
Salonda bir köşede duran eski bir şamdan dikkatini çekti kadının. “Ne kadar zarif bir parça,” dedi hayranlıkla. Adam ise gülümseyip cevap verdi:
“Maddi olarak değil ama manevi olarak çok değerlidir. Çünkü bir hikayesi vardır.”
Ve o hikayeyi anlatmaya başladı.
Şamdan, Reşat Paşa ve eşi Süreyya Hanım’a aitti. Çiftin aşkı, zarafetiyle olduğu kadar sadakatiyle de dilden dile anlatılırdı.
Reşat Paşa her sefere çıktığında, iki şamdanın birini yanına alırmış.
“Biz ayrı kaldığımızda, ışığımız da ayrı yanacak. Kavuştuğumuzda ise birlikte parlayacaklar,” dermiş.
Ama bir gün, Trablusgarp seferine giderken götürdüğü şamdan bir daha geri dönememiş. Reşat Paşa, o topraklarda şehit düşmüş.
Süreyya Hanım ise yıllar boyunca, her gece kalan şamdanı yakmaya devam etmiş.
Belki bir mucize olur, belki Reşat döner diye…
Ama o ışık bir daha asla diğer eşiyle birlikte yanmamış.
Kadın hikâyeyi dinlerken gözleri doldu.
“Üzülmemek elde değil,” dedi fısıltıyla.
Adam sessizce yaklaştı: “Bu yüzden anlatmak istemedim. Ama bazen geçmişin ışığı, geleceğin yolunu aydınlatır.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra kadın derin bir nefes alarak gülümsedi. “Süreyya Hanım’ın kolyesi de bende ya… Demek ki biz de kendi sınavımızı vermişiz. Artık ağlamak yok.”
Adam başını salladı. “Evet. Çünkü onların hikayesi yarım kalmış olabilir, ama bizimkisi hâlâ yazılıyor.”
Müziğin ritmi tekrar yükselirken, salondaki ışıklar sanki o tek kalan şamdanın aleviyle birleşti.
Zamanın durduğu, geçmişle bugünün aynı anda var olduğu bir andı bu.
Süreyya Hanım ve Reşat Paşa’nın yarım kalan aşkı, bu iki insanın kalplerinde yeniden can bulmuştu.
Artık o şamdan yalnız yanmıyor, iki yürek birden aynı ışıkta parlıyordu.
Organizasyonun amacı, eski eşyaların açık artırmayla satılması ve gelirin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasıydı.
Ama o gece, herkes fark etti ki bazı eşyaların değeri sadece tarihte değil, duygularda saklıydı.
O eski şamdan, yalnızca bir hatıra değil, sadakatin ve sevginin sembolüydü.
Kadın bir yandan hazırlıkları sürdürürken, katalog için renk seçimi konuşulmaya başlandı. “Mavi, yeşil, belki lacivert,” dedi.
Adam ise gülümsedi: “Benim vazgeçemediğim bir renk var. Kırmızı. Çünkü kırmızı sana olan aşkımın, dudaklarının, yanaklarının rengi…”
Kadın başını eğdi, kalbi hızla atıyordu.
O an anladı: Her aşkın bir rengi, her sevginin bir ışığı vardır.
Ve o gece, iki ayrı hikâye — biri geçmişten, biri bugünden — tek bir kırmızı ışıkta birleşti.
Biri yarım kalan bir aşkın hüznünü taşırken, diğeri yeniden başlamanın umudunu…
Kırmızı, artık yalnızca bir renk değil; bir geçmişin, bir bugünün ve bir geleceğin adıydı.