Hira Pours Out All Her Rage On Yekta

Kaderin Ağlarında: Şiddet, Sahiplenme ve Bir Kadının Boşanma Kararı
Bir ilişkinin kırılma anı, çoğu zaman sessiz bir iç hesaplaşmayla başlar; bazen de yüksek sesle, tehditlerle ve zorla sürdürülen kontrolle. Elinizdeki diyalog, tam da böyle bir kırılma anını tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor: Bir kadın yılların birikmiş yükünü taşıyor, bir erkek ise sahiplenme ve öfke ile karşılık veriyor. Ortada bir çocuk var—Sahra—ve onun etrafında inşa edilen güç mücadeleleri, ilişkilerin nasıl zehirlenebileceğini gösteriyor.
Kadının net ve kararlı bir çıkışı var: “Senden boşanmak istiyorum.” Bu cümle, yıllarca süren korku, baskı ve teslimiyetin ardından gelen bir özgürleşme beyanıdır. Ancak erkek tarafında buna karşılık gelen refleks, ikna edici değil; suçlama, manipülasyon ve yeniden sahiplenme çabasıdır. “Ben Sahra’nın babasıyım. Benimle bu yüzden evlendin.” gibi cümleler, çocuğu bir ilişkinin meşruiyetinin temeli haline getirerek kadının iradesini gasp etmeye çalışır.
Diyalogun en sarsıcı unsurlarından biri, erkeğin şiddet profilinin açığa çıkması. Kadının yüzündeki morluk hakkında itirafı andıran satırlar, fiziksel şiddetin varlığını işaret ediyor. Erkek tarafının “Şiddetli, yalancı, bencil” olarak tanımlanması, ilişkideki adaletsiz güç dengesini gözler önüne seriyor. Bu durum, kadını yalnızca duygusal değil aynı zamanda fiziksel bir tehdit altında bırakıyor; boşanma kararı bu yüzden yalnızca duygusal bir ayrılık değil, hayatta kalma meselesi.
Diğer yanda, kadının en büyük korkusu olarak görünen unsur—çocuğunu kaybetme—erkek tarafından manipülasyon aracı olarak kullanılıyor. “Sahra için en doğrusu bu. Sen bana mecbursun” türündeki söylemler, çocuğun yararını öne sürerek kadının kararlarına müdahale etme çabasıdır. Bu, ataerkil mantığın klasik bir örneğidir: Kadının bedeni, kararı ve çocuk üzerindeki özerkliği, babalık veya “ailenin itibarı” maskesiyle elinden alınmaya çalışılır.
Hikâyede dikkat çeken bir diğer nokta da toplumsal destek ve dayanışmanın varlığı. Diyalogda yaşlı bir erkeğin “Sen yalnız değilsin, desteğim hep arkanızda” demesi, mağdurun çevresinde bir güven ağı olabileceğini gösteriyor. Bu destek, kadının yalnızca fiziki güvenliğini değil, aynı zamanda hukuki ve psikolojik desteğini de simgeliyor. Böyle bir destek ağı, boşanma sürecinde ve sonrasında mağdurun yeniden ayağa kalkması için hayati öneme sahiptir.
Sahne, bir çatışma anına da evriliyor: Adamların, tehditlerin, “ya verirsen ya da ölürsün” türü zorlamaların yükseldiği bir kaos. Bu an, kadının tercihini zorlaştırırken aynı zamanda dış müdahalenin ne kadar hızlı tırmanabileceğini hatırlatıyor. Devletin, kolluk kuvvetlerinin ve sivil toplumun böyle durumlarda müdahale yeteneği ve hızı, hayat-kayıp ya da kurtuluş arasındaki farkı yaratır.
Diyalogda inanç unsuru da güçlü biçimde yer alıyor. Kadın namazını kılmış, abdest almış; ölüm ve ahiret üzerine sözler ediyor. İnanç, onun için bir teselli ve cesaret kaynağı oluyor. “Rabbim cennetinde buluştursun” türündeki dualar, hem bir teslimiyet hem de umut ifadesi. Bu, mağduriyetin ruhani bir dayanak noktası olabileceğini; kişilerin inançlarından güç alarak trajedinin içinden çıkmaya çalıştıklarını gösteriyor.
Sonuç olarak bu hikâye, aile içi şiddetin, manipülasyonun ve ataerkilliğin bir araya gelerek nasıl yıkıcı bir tablo oluşturduğunu gözler önüne seriyor. Kadının “Boşanmak istiyorum” kararı, bir son değil; yeni bir hayatın, güven ve onurun yeniden inşasının başlangıcıdır. Ancak gerekli olan yalnızca bireysel cesaret değil: hukuki koruma, toplumsal destek ve güvenlik mekanizmalarının hızlı ve etkili çalışmasıdır. Aksi takdirde, özgürleşme bir hayal olarak kalır; baskı ise nesiller boyu devam eder.