Hira, bulantılarını Orhun’dan saklamaya çalışıyor

Hira, bulantılarını Orhun’dan saklamaya çalışıyor 🤭 | Esaret 526. Bölüm

Sessiz Cümleler: Bir Kadının Sakladığı Gerçek

Evde sessizlik hâkim. Yalnızca arka planda duyulan hafif bir müzik sesi var. Kadın bir anda yerinden kalkıyor. “Bir şey unuttum,” diyor aceleyle. Kocası arkasından bakıyor, şaşkın. “Neyi unuttun?” diye soruyor.
Cevap kısa ama yorgun: “El kremimi sürmeyi unuttum.”

Küçük bir cümle. Ama arkasında saklı bir dünya var. Çünkü o “el kremi”, aslında konuşulamayan duyguların bahanesi. Kadın ellerinin kuruduğunu söylerken, içindeki yorgunluğu gizliyor. Erkek ise bir adım geri atıyor, ama gözleri hâlâ kadında. “Seni merak etmekten bir an bile vazgeçmem,” diyor sessizce.

Bu sahne, her gün binlerce evde yaşanan bir duygunun temsili aslında: endişeyle sevmenin, susarak korumanın, sevdiğini üzmemek için gerçeği saklamanın hikâyesi.

Kadınlar bazen en büyük acılarını en basit kelimelerin ardına saklar. “Bir şeyim yok” derken, aslında “çok şeyim var” demek ister. Ama sözcüklerin ağırlığını kaldıracak gücü bulamaz. Çünkü bir kadının ilk refleksi kendini korumak değil, sevdiklerini üzmemektir.

Bu hikâyedeki kadın, sadece bir eş değil, aynı zamanda bir anne, bir evlat, bir dost. Yani birçok rolün arasında sıkışmış bir insan. Hamileliği, kaygısı, belki de sağlık korkusu… “Hayır, hamilelik falan değil bu. Geçti bile.” derken, bir dönemin kapandığını, bir umudun belki de söndüğünü ima ediyor. Ama yüzüne bir gülümseme takıp, “iyiyim” diyerek devam ediyor.

Erkek ise karısının sessizliğini çözmeye çalışan bir yabancı gibi. Onu kaybetmekten korkuyor ama yaklaşmaya da çekiniyor. Çünkü bazen sevdiğimiz insanın acısına dokunmak, o acıyı büyütmekten korkmaktır.

Bu hikâyede konuşulmayan kelimeler, söylenenlerden çok daha fazla şey anlatıyor. “Seni merak etmekten bir an bile vazgeçmem” cümlesi, bir aşk itirafı kadar derin. Fakat aynı zamanda bir kırılganlık, bir çaresizlik ifadesi. Çünkü bazı sevgiler sessizdir; sadece bir bakışla, bir nefesle, bir sessizlikle yaşar.

Bugünün dünyasında, insanlar birbirine çok şey söylüyor ama az şey anlatıyor. Sosyal medyada, dizilerde, reklamlarda hep konuşan, hep gösteren ilişkiler var. Oysa gerçek hayat, çoğu zaman sessizliğin içinde gizlidir. Bir “iyiyim”in ardında saklanan fırtınalar, bir “önemli değil”in arkasındaki gözyaşları, bir “merak etme”nin altında yatan korkular…

Kadın o gün el kremi sürerken, aslında kendine bir zırh giydiriyor. Elleri çatlamasın diye değil, kalbi daha fazla dağılmasın diye. Çünkü bazen insanın en kırılgan yeri elleridir. Bir zamanlar sevgiyle okşadığı, umutla tuttuğu eller artık yorgun.

Yine de o eller, hayatı taşımaya devam ediyor. Çocuğunun saçını okşarken, eşinin yüzüne dokunurken, geçmişin izlerini silmeye çalışırken… Her temas, bir hatıranın iziyle dolu.

Bu sahne bize şunu hatırlatıyor: İnsanı güçlü kılan şey, acılarını saklaması değil; onları zarafetle taşıyabilmesidir.
Kadın bunu yapıyor. Kırılıyor, ama sessiz. Yoruluyor, ama dimdik.

Belki de bu yüzden o adam, “Benden tutamayacağım sözleri vermemi isteme,” derken, kadının içindeki sessiz kahramanlığı sezmişti. Çünkü bazı sözler verilmez; yaşanır. Bazı sevgiler de söylenmez; hissedilir.

Ve müzik yeniden başlıyor. Evin içinde yalnızca kalp atışları duyuluyor. Kadın aynaya bakıyor, bir süre gözlerini kapatıyor. Belki de kendiyle konuşuyor içinden: “İyiyim… Gerçekten iyiyim.”
Ama biz biliyoruz, bazen “iyiyim” cümlesi, dünyanın en hüzünlü yalanıdır.