“Ben onu çok özledim…” ❤️‍🩹 | Esaret 553. Bölüm

“Ben onu çok özledim…” ❤️‍🩹 | Esaret 553. Bölüm

Sessizlikte Yankılanan Bir Özlem: “Yapamadım”ın Hikâyesi

Bazı kelimeler vardır, söylendiği anda değil, söylenemediği anda ağırlaşır. Bir hikâyenin en sarsıcı anı bazen bağırışlar, gözyaşları değil; yalnızca bir “yapamadım” kelimesidir. Bu sahnede karşımıza çıkan Akif Amca ve konuşan kişi, yılların suskunluğunu, pişmanlığını ve özlemini taşıyan iki yürektir. Her şey, bir yüzleşmenin eşiğinde, güneşli bir günde ama karanlık bir ruh hâliyle başlar.

Bağlandı yollarım. Kaldım çaresiz.” diyen bir ses, hem geçmişin zincirlerine hem de kaderin ağırlığına teslim olmuştur. Bu dizeler, yalnızca bir şiir değil; bir ömrün özeti gibidir. Kaderine razı olmuş bir adamın, Azrail’i göğsünde hissettiği kadar derin bir acının yankısı duyulur burada. Artık ne dünya, ne de zaman onunla konuşmaktadır. “Yarı görseydim haftada ayda, sevip ayrılmaktan ne buldum fayda.” cümlesiyle, pişmanlık, sevgiyle birlikte aynı bedende yaşamayı sürdürür.

Sahnenin devamında bir sessizlik hâkim olur. “Konuştun mu annenle?” sorusu, bir anda geçmişin kapısını aralar. Bu soruya gelen yanıt, içe dönük bir itiraf gibidir: “Yapamadım.” Bu iki hece, karakterin tüm içsel çatışmasını özetler. Ne kadar isterse istesin, geçmişiyle yüzleşecek cesareti bulamamıştır. Bir zamanlar kırdığı insanın gözlerinin içine bakamamak, insanın kendine ettiği en ağır cezadır.

Karakterin anlatımında şiirsellik ve trajedi iç içe geçer. “O gelmeden kaçıp gitmek istedim ama gidemeden gördü beni. Arkamdan seslenince kaldım öyle. Dönüp bakamadım yüzüne.” Bu satırlar, sinematik bir yoğunluk taşır. Güneşli bir günün ortasında donmuş bir zaman parçası… Yıllar önceki kelimelerin ağırlığı, adımlarını zincirlemiş gibidir. Çünkü insan bazen, özür dilemek için bile geç kalır.

Eskiden öyle şeyler söyledim ki, yaktım, kavurdum onu.” diyen bir adam, artık kendi yaktığı ateşin içinde yanmaktadır. Burada yalnızca bir aşk hikâyesi değil; insanın kendi vicdanıyla savaşı anlatılır. “Sana haksızlık ettim. Özür dilerim mi diyeceğim? Sen masumsun. Boşuna acı çektin mi diyeceğim?” soruları, bir vicdan muhasebesi değil, bir ruhun çırpınışıdır. Çünkü bazen hiçbir kelime geçmişin yarasını kapatmaz.

Sahne ilerledikçe izleyici, konuşmacının kendine bile dürüst olamadığı bir noktaya gelir. “Bunca yıldan sonra ben ona ne diyeceğim?” sorusu, cevapsız kalır. Çünkü bu hikâyede affetmek ya da affedilmek değil; kabullenmek vardır. “Söyleyecek hiçbir şey yok. Bir tek kelime bile yok. Ama bir yandan da sanki bir konuşmaya başlasam ölene kadar susmayacakmışım gibi.” Bu cümle, hem insanın konuşma isteğini hem de susma zorunluluğunu aynı anda barındırır. İşte tam bu noktada, dramatik denge en yüksek noktasına ulaşır.

Son cümle ise bütün bu yoğunluğun ardından bir fısıltı gibi gelir: “Ben onu çok özledim.” Bu kelimeler, geçmişin tüm ağırlığını, tüm utancını, tüm özlemini içinde taşır. Özlemek burada bir duygudan çok bir yaşam biçimidir. Çünkü bazen insan sevdiğini değil, affedilme ihtimalini özler.

Bu sahne, yalnızca bireysel bir pişmanlığın hikâyesi değil; aynı zamanda insan olmanın kırılganlığını hatırlatır. Güneşli bir günde bile içimizde karanlık bir köşe vardır. “Şükür” diyerek başlayan umut dolu cümleler, yerini iç hesaplaşmalara bırakır. Ve sonunda geriye sadece bir sessizlik kalır.

Belki de bütün hikâye, “yapamadım” demenin ağırlığını anlatır. Çünkü bazen insan, söyleyemediği sözlerle yaşlanır.