Aziz’s Dark Days Are Illuminated With Elif|Esaret 458. Section

Kırık Kalpler, Bitmeyen Hesaplar ve Sessiz Savaşlar

Evdeki sessizlik, gerilimin yankısı gibiydi. Her şey sanki bir anlığına durmuş, herkes bir sonraki sözü söylemekten çekinir olmuştu. Aziz, kalbinde taşıdığı ağırlığı belli etmemeye çalışıyordu ama yüzündeki çizgiler, içinde fırtınalar koptuğunu gizleyemiyordu. Karşısındaki kadın —bir zamanlar hayatının merkezinde olan, şimdi ise pişmanlığın ve geçmişin sembolü— ellerini çaresizce uzatıyor, “Sensiz nefes alamam Aziz. Ne olur gitme.” diyordu. Fakat Aziz’in sesi kararlıydı: “Bitti. Bu iş artık olmaz.

Bu birkaç kelime, sadece bir ilişkiyi değil, bir dönemi de bitiriyordu. Çünkü bazen “özür dilerim” kelimesi her şeyi geri getirmeye yetmez. Güven bir kere kırıldığında, en derin sevgi bile o çatlağı onaramaz. Aziz’in içindeki öfke, sadece ihanete değil; kendine, yıllarca görmezden geldiği işaretlere, bastırdığı duygulara da yönelmişti.

Evdeki diğer sahneler, bu duygusal fırtınanın fonunu oluşturuyordu. Kadınlar kendi aralarında konuşuyor, dedikodu yapıyor, “Şuna bak, gelir gelmez yapıştı Azize.” diye fısıldaşıyorlardı. Her kelimede hem kıskançlık hem de merak gizliydi. Bir yandan Aziz’in yeni birine ilgi duymasını kabullenemiyorlar, diğer yandan da bu yeni kadını anlamaya çalışıyorlardı. Toplumun dilinde “tehlikeli kız” olarak etiketlenen biri, aslında sadece kalbini açmaya çalışan bir insandı belki de.

Bu küçük evrenin içinde herkesin kendi savaşı vardı. Biri geçmişle, biri yalnızlıkla, biri de kıskançlıkla mücadele ediyordu. En basit ev işi bile, bir tür sığınak, bir kaçış haline gelmişti. “Kömürlük faresine yaptırırım, ben de kahvemi içerim.” diyen kadının sözlerinde, görünmeyen bir yorgunluk gizliydi. Hayatın yükü, görünmez bir ip gibi herkesin boynuna dolanmıştı.

Metnin altındaki asıl tema, kadınların duygusal dayanıklılığı ve toplumun onlara biçtiği roller. Her karakter, bir yandan sevmeye, diğer yandan ayakta kalmaya çalışıyor. Ancak onları çevreleyen yargılar, kıskançlıklar ve geleneksel roller, nefes almalarını zorlaştırıyor. Kadınlardan biri “Benden uzak durmak için biraz zamana ihtiyacı var.” derken, aslında sadece bir adamdan değil, kendine dönme sürecinden bahsediyordu. Çünkü kimi zaman en çok, kendi iç sesimizden uzaklaşırız.

Aziz’in hayatındaki karmaşa da buradan doğuyor. Geçmişin yaralarıyla bugünün umutları arasında sıkışmış. Bir yandan affetmeyi deniyor, diğer yandan sınır koymayı öğreniyor. “Beni kandırdın. Arkamdan iş çevirdin.” dediği anda, aslında kendi içinde yıllarca biriktirdiği kırgınlıkları da dışa vuruyor. Bu tür sahnelerde izleyici sadece bir karakterin değil, kendi geçmişinde affedemediklerinin de yankısını duyuyor.

Bu hikâyenin gücü, sıradan anların altındaki büyük duygulardan geliyor. Bir alışveriş listesinin bile sembolik anlamı var burada. Kadın “Toplu alınca daha ucuz oluyor, biliyorsun.” derken, sadece ekonomik bir karar vermiyor; aynı zamanda “hayatta kalmak”, “planlı olmak” ve “kontrolü elden bırakmamak” çabasını da ifade ediyor. Ev, mutfak, çarşı… Hepsi birer savaş alanına dönüşmüş.

Ve bütün bu kargaşanın ortasında, çocuk sesleri duyuluyor: masum, saf ve farkında olmadan her şeyin tanığı. Onlar için hayat, hâlâ oyunlardan, resimlerden ibaret. “Uçak resmi çizmeyi öğrenmek istiyordu.” cümlesi, bu karanlık atmosferde küçük bir umut ışığı gibi parlıyor. Çünkü geleceğe dair tek saf hayal, bir çocuğun çizdiği uçağın kanatlarında saklı.

Sonuçta, bu hikâye bir aşkın bitişinden çok daha fazlası. Bu, yeniden doğma, kendini bulma ve geçmişle barışma hikâyesi. Her karakter bir şekilde “gitmek” ya da “kalmak” arasında bir seçim yapıyor. Aziz gidiyor ama içinde kalan bir parça hâlâ orada; kadın kalıyor ama artık eski kişi değil.

Hayat da böyle değil mi zaten? Kimi gider, kimi kalır, ama herkes bir şekilde değişir. En sonunda geriye kalan sadece şu cümle olur:
“Bitti.”
Ama bazen “bitti” demek, gerçekten yeniden başlamak demektir.