Aziz Elif’i Ölecek Olsa Bile Bırakmıyor💖

 

Kabusun Gölgesinde Bir Kadın: İnanç, Korku ve Kurtuluş Arasında

Hayat bazen bir kabus gibi başlar. “Bırak!” diye haykırırsın, ama seni tutan ellerin, aynı zamanda seni koruyan eller olduğunu geç fark edersin. Bu sahne, son günlerde izleyicilerin yüreğine işleyen bir hikâyenin başlangıcı: bir kadın, korku içinde uyanıyor; bir erkek, onu sakinleştirmeye çalışıyor. Ancak kısa süre sonra anlıyoruz ki, bu hikâye bir rüyadan değil, uzun süredir süren bir kabustan ibaret.

Kadın karakterin sözleri derin bir teslimiyet taşıyor: “Belki de bugün son günümüz olacak.” Ölümden değil, artık yaşadığı hayattan korkuyor. “Abdestimi aldım, namazımı da kıldım,” derken, ölümün kaçınılmazlığını kabullenmiş bir kalp hissediyoruz. Karşısındaki erkek —Aziz— ise ölümü hafife alır gibi: “Sen bayağı bayağı hazırsın öteki tarafa gitmeye.” Onun için ölüm bir ihtimal; kadın içinse bir kurtuluş.

Bir İlişkinin Sessiz Çığlığı

Kadın, inancına sığınıyor; erkek ise dünyaya tutunuyor. “Daha yapacak çok iş var,” diyor Aziz. Mantı yemek, sardunyalara bakmak, babasıyla pikniğe gitmek… Sıradan hayatın küçük detayları, ölümün soğuk yüzüne karşı bir direniş. Ama o kadının iç dünyasında bir sessizlik büyüyor. Çünkü içten içe biliyor ki, yaşadığı hayat artık bir dua kadar kırılgan.

Sonra bir çığlık gibi geliyor o cümle: “Allah’ım ne yapacağım ben? Bunun içinden nasıl çıkacağım?” İşte bu an, hikâyenin merkezinde duran kadının gerçeğini açığa çıkarıyor. O sadece bir kadının çaresizliği değil; aynı zamanda şiddet gören, baskı altında kalan binlerce kadının haykırışı.

“Vereceksin o kızı bana!” — Bir Tehdidin Anatomisi

Hikâyenin ilerleyen dakikalarında karanlık iyice yoğunlaşıyor. Aziz’in karşısında, elinde silah tutan bir adam beliriyor. “Ya vereceksin, ya da onunla birlikte gebereceksin!” Bu tehdit, sadece bir hayatı değil, bir annenin evladını koruma hakkını da hedef alıyor.

Kadın karakterin korkusu artık ölüm değil; kızını kaybetmek. Çünkü karşısındaki adam —Sahra’nın babası Ektağ— kendi çocuğunu bir mülkmüş gibi görüyor. “O benim kızım, benden kopamaz,” diyor. Bu sözler, ataerkil zihniyetin en çıplak hâli. Kadının, çocuğuyla birlikte özgür bir hayat kurma hakkı bile elinden alınmak isteniyor.

Ancak bu karanlığın içinde bir ışık da var: “Sakın tek başıma nasıl yaparım diye düşünme,” diyor yaşlı adam. “Sen kızınla nasıl bir hayat kurmak istiyorsan, desteğim hep arkanda.” Bu cümle, yalnız olmadığını hatırlatan bir umut sözü.

İnanç ve Umut Arasında

Tüm bu karanlığın içinde kadın hâlâ dua ediyor:
“Rabbim cennetinde buluştursun inşallah.”
Bu dua, bir yenilginin değil, bir teslimiyetin simgesi. Kadın, annesini özlüyor, geçmişine dönmek istiyor, ama aynı zamanda bir gelecek umudu taşıyor. Eyüp Sultan’a gitmeyi, hacca gitmeyi, hatta torun sahibi olmayı hayal ediyor. Hayat, ölümle iç içe geçmişken bile yaşamın güzelliklerine tutunuyor.

“Annem torunlarını sevmeden gitmek istemiyorum derdi,” diyor gözleri dolarak. Bu söz, üç kuşağın ortak kaderini özetliyor: hayaller hep yarım kalıyor, çünkü korku, sevincin önüne geçiyor.

Bir Karar Anı: “Senden boşanmak istiyorum.”

Hikâyenin sonu ise bir dönüm noktası. Kadın nihayet konuşuyor, yıllarca sustuğu gerçeği dile getiriyor: “Ben kararımı verdim. Senden boşanmak istiyorum.”
Bu cümle, sadece bir ayrılık ifadesi değil, bir özgürlük ilanı. Ancak erkeğin tepkisi sessiz bir şok: hiçbir kelime yok, sadece öfke ve çaresizlik.

Kadının bu kararı, ölümden bile korkmadığını kanıtlıyor. Çünkü bazen bir ilişkiyi bitirmek, hayatta kalmaktan daha cesur bir iştir.

Sonuç: Kabustan Uyanmak

Bu hikâye, bir kadının kendi hayatını, inancını ve onurunu savunma mücadelesinin sembolü. Aziz’in dünyaya, kadın karakterin ise öbür dünyaya tutunma biçimi, iki farklı kaçış yolunu temsil ediyor.
Biri korkudan kaçıyor, diğeri kurtuluşa yürüyor.

Ve sonunda kadın, belki ilk kez, kendi sesini buluyor.
Kabus bitiyor.