Afife, vicdan azabından kahroluyor

Afife, vicdan azabından kahroluyor | Esaret 492. Bölüm

Yaraların İyileşmesi Zaman Alır: “Biraz Zaman Verin Hem Kendinize Hem Oğlunuza”

Hayatta bazı yaralar vardır ki, kanamayı durdursanız bile sızısı hep kalır.
Kırılan kalplerin, susarak ağlayan gözlerin, içinde saklı kalan “keşke”lerin yarası…
İyileşmek ister ama hemen değil; sabırla, şefkatle, zamana bırakılarak.
Tıpkı bu sahnede olduğu gibi.

Küçük bir masumiyetle başlıyor her şey:
Ben en çok çikolatalı kek seviyorum. İçinde fındık oluyor. Çok güzel oluyor.
Bir çocuğun saf cümleleri, evdeki tüm sessizliği delip geçiyor.
Küçük Sahra, kendi küçük dünyasında sevinç ararken, büyüklerin dünyasında yankılanan kederi farkında olmadan hafifletiyor.
Ama ardından gelen söz —
Ama sen benimle hiç konuşmuyorsun” —
her şeyin özeti gibi.
Bir çocuk, sevgiyi sessizlikten öğrenmemeli.
Ama burada sessizlik, bir savunma duvarı haline gelmiş.

Keşke kekini annenle babanla yeseydin. Özlemişlerdir seni.
Bu cümle, hem özlem hem suçluluk taşıyor.
Bir yetişkinin ağzından çıkıyor ama bir annenin kalbinden geliyor.
Belki de yıllarca süren bir hatanın farkındalığı bu.
Kaybedilen zamanı telafi edememenin, söyleyemediği kelimelerin ağırlığı…

Sonra sahne değişiyor.
Nasılsınız? Zorlanıyor biraz. Haklı. Bundan sonra düzelmesi çok zor.
Doktorun sözleri gibi görünse de aslında bir hayat dersi bu.
Çünkü yalnızca fiziksel değil, ruhsal yaralar da tedavi ister.
Derin yaralar bir günde iyileşir mi? Sabırla, şefkatle bakım ister.
Bu cümle, sahnenin kalbi.
Her acının, her kırgınlığın içinde bir iyileşme isteği vardır;
ama o iyileşme, aceleyle değil, anlayışla gelir.

Doktorun sözleri, sadece hastaya değil, izleyiciye de dokunuyor:
Biraz zaman verin hem kendinize hem oğlunuza.
Belki de hayatın en sade ama en derin tavsiyesi bu.
Kendimizi affetmeden, başkasını iyileştiremiyoruz.
Ve sevdiklerimizi onarmak istiyorsak, önce kendi kalbimizin sızılarını tanımamız gerekiyor.

Zahra’yı çok iyi yetiştirmişsin. Çok iyi kalbi var.
Bu söz, tüm karanlığın ortasında bir ışık gibi.
Çünkü iyilik, en çok acı çeken evlerde büyür.
Sahra, bu evin umudu olmuş; sevgiyi yeniden hatırlatan küçük bir mucize gibi.
Onun masumiyeti, büyüklerin affedemediği geçmişi biraz olsun yumuşatıyor.
Bir çocuğun kalbi bazen en güçlü şifadır.

Ve sonunda o kırık ses:
İstersen kal.
Bu iki kelime, bir özür kadar sade, bir barış kadar anlamlı.
Birini kalmaya davet etmek, aslında “Gitme, bu sefer farklı olacak” demektir.
Ama bu evde herkes, hem kalmak hem gitmek arasında sıkışmış durumda.
Çünkü her biri, kendi içinde geçmişin yankılarını taşıyor.

Bu sahne, bize şunu hatırlatıyor:
İyileşmek, unutmak değildir.
İyileşmek, geçmişle barışmanın adıdır.
Bazen bir çocuğun gülümsemesi, bazen bir “İstersen kal” cümlesi, bazen de sessizce paylaşılan bir çikolatalı kek — hepsi aynı yere çıkar: yeniden sevmeye cesaret etmek.

Bu hikâyede karakterler kırık, ama kalpleri hâlâ atıyor.
Bir anne, geçmişin yükünü taşırken oğluna nasıl yaklaşacağını bilmiyor.
Bir çocuk, sessizlikle büyüyor ama içindeki sevgiyi kaybetmiyor.
Ve bir doktor, belki farkında olmadan, herkesin hayatına bir cümleyle dokunuyor.

Her gün, her an önce yaranın iltihabı kurur. Yavaş yavaş kapanır.
Bu sadece tıbbi bir açıklama değil;
insanın ruhu için yazılmış bir şiir gibi.
Çünkü her yara önce kabuk bağlar, sonra kaşınır, sonra iz kalır.
Ama o iz, artık acıtmaz.
Hatırlatır.
Ve hatırlamak, iyileşmenin son aşamasıdır.

Belki bu yüzden, bu hikâyede umut sessizce var olmaya devam ediyor.
Bir tabak kekin, bir yorgun tebessümün, bir “iyi geceler” fısıltısının içinde.
Ve biz izleyiciler olarak, biliyoruz ki hiçbir yara bir günde kapanmaz.
Ama yeter ki şefkatle dokunulsun —
her şey, eninde sonunda iyileşir.