Kısa Bir Karşılaşmanın Uzun Yankısı: “Beklettin mi?”

Şehrin kalabalığı, gürültüsü ve aceleyle yürüyen insanlar arasında iki kişi bir köşe başında duruyor. “Beklettin mi?” diye soruyor biri, yarı utanarak, yarı sitemle. Karşısındaki gülümsüyor. O anda zaman yavaşlıyor; kelimelerin taşıdığı anlam, cümlelerin ötesine geçiyor. Bu sahne, aslında sıradan bir buluşmanın ötesinde, yılların birikimini, söylenmemiş duyguları ve belki de yeniden başlamanın sessiz isteğini barındırıyor.

“Farklı olmuşsun,” diyor diğeri. Söz basit gibi ama içinde çok şey gizli. Değişim… Bazen bir saç teli, bazen bir gülüş, bazen de artık eskisi gibi bakamamak. “Yani güzel. Hep güzelsin.” Bu tamamlayıcı söz, geçmişle bugünü birbirine bağlıyor. Belki de bir zamanlar söyleyemediği cümleleri şimdi söylüyor, biraz geç de olsa.

Bir teşekkürle devam ediyor sohbet: “Sağ ol, sen de.” İki cümle, iki dünya. Aralarındaki mesafe azalmıyor belki ama kelimeler o boşluğu dolduruyor. Ardından gelen “Ben de çok şeysin işte” ifadesi, tüm karmaşık duyguların özeti gibi. Aşkın, kırgınlığın, pişmanlığın ve özlemin kısa bir cümlede buluşmuş hali.

Diyalog ilerledikçe, hayatın kendisi gibi bir yönsüzlük beliriyor:
“Biz nereye gideceğiz?”
“Yolları nereye götürürse.”

Bu cevap, hem bir teslimiyet hem bir özgürlük beyanı. Hayat bazen planlanmaz; insanlar yönlerini birlikte bulur ya da kaybeder. Bu iki kişi de belki nereye gideceklerini bilmiyorlar, ama bir süreliğine aynı yolda yürüyeceklerini hissediyorlar. “Öyle olsun,” diyor biri, “Hadi.” Ve birlikte yürümeye başlıyorlar.

Bu kısa konuşma, yüzeyde sıradan bir buluşmayı anlatsa da derinlerde büyük bir insanlık hâlini yansıtıyor: değişim karşısında tanıdıklık, geçmişle yüzleşme ve yeniden başlama cesareti. Çünkü her “Beklettin mi?” aslında “Ben hâlâ buradayım, seni bekledim” demenin bir başka yoludur.

Birçok ilişkide olduğu gibi burada da söylenmeyenler, söylenenlerden daha gür bir sesle yankılanıyor. Bazen bir bakış, bir duraksama, bir nefes alış bile geçmişte yaşanmış onca şeyin izini taşır. Bu iki karakterin arasında geçen birkaç cümle, aslında bir filmin açılış sahnesi kadar yoğun. İzleyiciye, “Bu ikisinin hikâyesi neydi?” diye sorduracak kadar derin.

Bu sahne, Türk dizilerinde sıkça rastladığımız türden bir romantik karşılaşma havası taşıyor. Ancak onu özel kılan, doğallığı. Ne büyük jestler, ne dramatik gözyaşları var. Sadece iki insan, yılların ardından yeniden konuşuyor. Ve belki farkında olmadan, birbirlerine yeniden şans veriyorlar.

Toplum olarak, duygularımızı çoğu zaman büyük kelimelerle anlatmaya alışığız. Oysa bazen bir “iyi” ya da “hadi” kelimesi, bir sayfa dolusu itirafın yerini alabilir. Bu kısa diyalog, insana hatırlatıyor ki samimiyet, uzun cümlelerde değil, sessiz kabullerde gizlidir.

“Yolları nereye götürürse…”
Belki de hayatın en dürüst cevabı bu. Çünkü kimse gerçekten nereye gideceğini bilmez. Önemli olan, kiminle yürüdüğün, kimin yanında sessizce “Hadi” diyebildiğindir.

Ve böylece iki kişi, belki yeniden başlamak için değil ama geçmişi onurlandırmak için, bir kez daha yan yana düşer yola. Belki de hayat, tam da bu anlarda anlam bulur.