Öfkenin Sessiz Çığlığı: Bir Baba ve Kızın Hikâyesi

İnsanın içinde biriken öfke bazen bir nehir gibidir. Önüne set çekersen kabarır, bastırmaya çalıştıkça da taşar. Kimi zaman bir bakış, kimi zaman bir kelime o barajın kapaklarını açar. Ve o an geldiğinde, insan kendini bile tanıyamaz hale gelir. Çünkü öfke yalnızca bir başkasına değil, çoğu zaman kendinedir.

Bir kadının gözlerinden süzülen yaşlar, yalnızca kırgınlığın değil, yıllarca içine attığı sessiz çığlıkların da izidir. O kadın, bir zamanlar “baba” dediği insana öfkelidir. Ama bu öfke nefretle değil, bir türlü tam olarak anlatılamayan bir hayal kırıklığıyla yoğrulmuştur. “Babasına bile güvenmeyen bir insan, kime güvenebilir ki?” diye sorar. Bu soru, sadece bir bireyin değil, bütün bir kuşağın ortak yarası gibidir.

Baba figürü, çoğu kültürde sarsılmaz bir dayanak, koruyucu bir duvardır. Ama o duvar yıkıldığında, ardında yalnızca enkaz kalır. Hikâyedeki kadın, babasının gölgesinde büyümüş, onun hatalarıyla yoğrulmuş biridir. “Babam kötü bir insan değildi,” der. “Sadece düşünmeden yaşardı. Hayallerinin peşinden koşarken bizi unuttu.” Bu cümle, bir affetme çabasının, bir yandan da tükenmişliğin ifadesidir.

Bir yanda çocukken duyulan sevgi, diğer yanda yetişkinlikte hissedilen kırgınlık… İnsanı en çok yoran da budur zaten. Bir zamanlar sarıldığı eller, bir gün uzaklaşır; bir zamanlar güvenle yaslandığın omuzlar, seni tutamaz hale gelir. Kadın, “Babam her seferinde söz verdi, ama hiçbirini tutmadı,” derken aslında bir çocukluğun mezarını kazmaktadır. Çünkü her boşa çıkan söz, biraz daha eksiltir insanı.

Annesini kaybettiğinde, babasını da kaybetmiştir aslında. O an, evin içindeki sıcaklık sönmüş, yerine yorgun bir sessizlik çökmüştür. “O kadar çok hata yaptı ki… En sonunda kumara bulaştı, tefecilerle uğraştı. Hep son dedi, ama hiçbir son gerçek olmadı.” Bu anlatım, sadece bir hikâye değil, toplumsal bir yaraya da dokunur. Çünkü nice aile, aynı döngüde savrulur durur: Borç, pişmanlık, tekrar eden yalanlar…

Ama en çok yakan, ihanetten bile fazla, unutulmuş olmaktır. Kadın, “Bir gün baktı bana, ama öyle boş baktı ki… Tek bakışla sildi attı beni hayatından,” der. O an, bir insanın içinde kopan fırtınayı kelimeler anlatamaz. İşte o yüzden öfke, bir duygudan çok bir hayatta kalma biçimidir. Çünkü insan, bazen acıya tutunarak var olur.

Yine de öfke, sonsuza dek taşınacak bir yük değildir. Bazen konuşmak, bazen yüzleşmek, bazen de sessizce kabullenmek gerekir. Hikâyede “Bugün anlayacaksın ama, tut dedim sana. İstemiyorum,” diyen bir ses vardır. Bu ses, sadece bir terapistin değil, aynı zamanda kaderin sesidir. İnsan, kendinden kaçsa da sonunda kendiyle karşılaşır.

Her “niye”nin bir yankısı vardır. “Nasıl yaptın baba?” diye sorduğunda, cevabı almak için değil, yılların ağırlığını hafifletmek için sorar. Çünkü bazı cevaplar yoktur. Bazı sorular, sadece suskunlukla yaşar.

Yine de bütün kırgınlıklara rağmen, insan içten içe affetmeyi arzular. Çünkü affetmek, unutmaktan değil, anlamaktan geçer. Kadının hikâyesi, bir intikam değil, bir kabulleniş hikâyesidir. “Ben babama kızmadım mı sanıyorsun?” derken, aslında “onu sevmekten hiç vazgeçemedim” demektedir.

Her insanın içinde bir baba figürü vardır; kimisi güven verir, kimisi yara. Ama her ikisi de bizi biz yapan parçadır. Öfkenin de, sevginin de kökü aynı yerdedir: bağ kurma arzusu. Ve bazen o bağ, ne kadar kopsa da tamamen yok olmaz.

Bir gün, kadın aynaya baktığında kendi yüzünde babasının izlerini görecek. Belki o zaman anlar; bütün bu öfkenin altında, hâlâ küçük bir kız çocuğunun “Baba” diye seslenme isteği vardır.
Ve işte o an, öfkenin yerini sessiz bir barış alacaktır.