#Orhir yakınlaşmasına müsade etmeyen Sahra
Aşkın ve Anlamın Rengi: Kırmızı
Bazen bir akşamın içinde, müziğin ritmiyle birlikte hayatın bütün yorgunluğu da eriyip gider. Uzun zamandır bu kadar keyifli vakit geçirmediğini söyleyen adamın yüzündeki huzur, dans ettiği hanımefendinin zarafetiyle birleştiğinde, salonda bir sıcaklık hissediliyordu. İkisi de aynı anda “Bugün şanslı günümdeyim,” dedi. Belki de gerçekten öyleydi. Çünkü o an, sadece bir dans değil, iki kalbin birbirini tanıdığı, iki dünyanın aynı melodide buluştuğu andı.
Dansın ardından gelen sessizlikte, ikisi de yorgunluklarını fark etti. “Ayaktayken anlamamışız ama gerçekten yorulmuşuz,” dedi kadın gülümseyerek. Ancak adamın bakışları başka bir şey anlatıyordu. “Söylemiyorsun ama senin aklından bir şeyler geçiyor,” dedi kadın. Adamın gözlerinde bir anlam vardı; sıradan olmayan bir şey planlıyordu.
“Bu müzayedeyi düşünmüyorum,” dedi adam yavaşça. “Sıradan olmasını istemiyorum. Özel olmalı. Eşyaların hikayelerine layık bir organizasyon.”
Kadın başını salladı. “Ailemizin geçmişini düşündüğünde, bence bu kadar çok düşünmene gerek yok. Çünkü organizasyonun amacı onu zaten özel kılmaya yetiyor. Bu eşyalar birçok insanın hayatına dokunacak. Onlarca çocuğun yüzünü güldürecek. Süreyya Hanım da böyle isterdi.”
Gerçekten de bu organizasyon sadece eski eşyaların sergileneceği bir etkinlik değil, aynı zamanda bir anlamın, bir mirasın, bir sevginin yaşatılacağı bir anma gecesiydi. Sade ama şık, gösterişsiz ama kalpten bir şekilde. İkisi de biliyordu ki, Süreyya Hanım’ın ruhu o gece, o salonda, çocukların gülüşlerinde yaşayacaktı.
Kadın plan yapmaya devam etti: “Müzayededen önce sergilenecek eşyaların listesi dağıtılacak. Katalog için bir renk seçmemiz gerekiyor. Belki mavi ya da lacivert… belki yeşil tonları.”
Adam bir an sustu, sonra hafif bir tebessümle cevap verdi: “Aslında benim vazgeçemediğim bir renk var.”
Kadın merakla sordu: “Hangi renk? Siyah mı?”
“Hayır,” dedi adam. “Kırmızı.”
Kadın şaşırmıştı. “Neden kırmızı?”
Adamın sesi yumuşadı: “Çünkü kırmızı sana olan aşkımın rengi. Dudaklarının, yanaklarının, bana her yaklaştığında kalbimin attığı rengin ta kendisi.”
Salonda bir an sessizlik oldu. Müziğin notaları yeniden yükselirken, kadının yüzünde hafif bir tebessüm, gözlerinde ise kırmızının sıcaklığı belirdi.
Bir süre sonra kadın dalgınlaştı. “Anne,” dedi kendi kendine. “Ben kaç çocuk istiyordum hatırlıyor musun? Çok çocuk istiyordum.”
Adam gülümseyerek cevap verdi: “Sayıyı bir daha mı düşünsem acaba?”
Kadın hemen yanıtladı: “Merak etme, hiçbir şey fikrimi değiştiremez. Hepsi birden bağırsa bile.”
Belki de o anda sadece bir çift değil, geleceğin bir ailesi konuşuyordu. Onların diyaloğu, bir dansın ötesinde bir hayatın temellerini atıyordu. Sevgi, paylaşmakla; anlam, vermekle çoğalıyordu.
O gece müzik sustuğunda, geriye kırmızının sıcaklığı kaldı. Bir aşkın, bir mirasın, bir iyiliğin rengi… Kırmızı artık sadece bir renk değil, onların hikayesiydi.
Ve belki de her şeyin sonunda, gerçekten de şans ikisine birden gülmüştü.
