“Bu dünyada seni yanın dışında olmak isteyeceğim hiçbir yer yok”

Kahvenin Hatırı: Bir Mola Arasında Hayatın Denge Arayışı
Toplantılar, sunumlar, anlaşmalar… Her şey dakikalarla ölçülüyor artık.
Güney Kore ile yapılacak bir dış ticaret anlaşmasının detayları konuşulurken, bir fincan kahveyle hayat bir anda yavaşlıyor. Sahne, bugünün profesyonel dünyasında duyguların hâlâ var olduğunu hatırlatan nadir anlardan biri.
Bir yanda, iki ülkenin dış ticaret mevzuatları arasındaki benzerlikler, sunum tarihinin belirlenmesi, hızla ilerlemesi gereken bir süreç…
Diğer yanda, “Tam da böyle bir mola kahvesine ihtiyacım vardı.” diyen yorgun bir ses.
İşte bu kontrast, günümüz insanının en temel çelişkisini anlatıyor: üretkenlik ile insanlık arasındaki o ince çizgi.
Kahve burada sadece bir içecek değil; bir simge.
Bir “iyi ki varsın kahvesi”, bir “çok şükür kahvesi”, belki de bir “sen olmasan ne yapardım kahvesi.”
Her yudumda bir duygu, bir hatıra, bir iç döküş gizli.
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler ya — işte o hatır, bu sahnede sessizce yaşanıyor.
Karakter, “Bu aralar çok zorlanıyorum tepkilerimi kontrol etmekte.” derken, kahve bir tür içsel terapiye dönüşüyor.
Kafein değil, o fincandan yükselen buhar rahatlatıyor insanı.
Karşısındaki kişiye teşekkür ediyor:
“Ne olursa olsun arkamda olduğunu bilmenin bana nasıl iyi geldiğini tahmin bile edemezsin.”
Bu cümle, yoğun bir iş ortamında bile duygusal bağların ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor.
Destek, anlayış, güven — hepsi bir kahve molasının içinde saklı.
Bir yandan da dışarıda hayat devam ediyor.
E-posta kutusunda yeni talepler, eklenmesi gereken gelir tabloları, bitmeyen sunum hazırlıkları…
Ama insanın iç dünyası tüm bu iş listelerinden bağımsız işliyor.
Belki de bu yüzden, karakter “Biraz rahatlamaya ihtiyacım var sadece.” diyor.
O rahatlama, bir yudum kahvede bulunuyor.
Kahve içmek, burada bir durma eylemi.
Zamanın akışına karşı küçük bir direniş.
İş temposunun içinde bir nefes.
Bir an için her şeyi durdurup sadece “şu an”da kalabilmek.
Birçok insan için bu molalar, üretkenliği yeniden kazanmanın da anahtarı. Çünkü duygularını bastıran insan, uzun vadede hiçbir verim sağlayamaz.
Yönetmen ya da senarist, bu gerçeği sade bir diyalogla veriyor:
“Bu aralar sen pek kahve içmesen mi acaba?”
Bu soru, aslında “biraz yavaşlasan mı?” anlamına geliyor.
Sahnenin arka planında duyulan yumuşak müzik, tüm bu gerilimi sarıp sarmalıyor.
Kahve kokusunun sinmiş olduğu o ofis ortamında, bir kadın ya da bir erkek fark etmez; herkes aynı duyguda buluşuyor: yorgun ama umutlu.
Sonra cümle geliyor:
“Bu dünyada senin yanın dışında olmak isteyebileceğim hiçbir yer yok.”
İş yerinde, toplantı arasında söylenmiş gibi dursa da, bu cümle bir sevgi ilanı kadar güçlü.
İnsanın bir başka insana duyduğu minnettarlığın sade ama derin bir ifadesi.
Belki bir meslektaşa, belki bir dosta, belki de kendine söylenmiş bir söz bu.
Kahve bittiğinde, sahne yeniden gerçek hayata dönüyor.
“Son üç yılın gelir tablosu da eklensin sunuma.”
Soğuyan fincan bir kenara bırakılıyor, klavye sesleri başlıyor.
Ama o birkaç dakikalık molada insan, kendine yeniden temas ediyor.
İşte bu yüzden, kahve yalnızca uyanık tutmaz — hayata döndürür.
Bugünün yoğun iş temposunda, belki de hepimizin biraz “iyi ki varsın kahvesine” ihtiyacı var.
Birine teşekkür etmek, bir duyguyu fark etmek, bir anlığına nefes almak…
Tüm bunlar, kahvenin sade ama derin kültüründe gizli.
Kahve içmek bir törendir — yalnızca damağa değil, ruha da hitap eder.
Ve belki de modern dünyanın bütün telaşına karşı en güzel yanıt, hâlâ o küçük fincanda gizlidir.